KAN DOLAŞIMI

13/1/2008 · Kategori: odev-tezler---odev bul al odevcim odevlerim odevim gir odevim al donem odevi yap odev sitesi bul al odev



Dolasım sistemine iç tasıma sistami de denir.Çünkü besin maddeleri ve oksijenin dokulara tasınması ve metabolizma artıklarının dokulardan uzaklaştırılması vücut sıvılarının aracılığı ile olur.Bunlardan başka endokrin bezlerden oluşan hormonların gerekli yerlere tasınması ve vücut sıcaklığının ayarlanması da vücut sıvıları ile sağlanır.Başlıca vücut sıvıları; Kan,Lenf,Serebrospinal sıvısı ve doku sıvısıdır.
Daha büyük kompleks yapılı hayvanlarda kan,kapalı bir damar sistemi içinde dolaşır.Annelid'lerden,Kordat'lara kadar bütün kapalı dolaşım sistemlerinde kaslı bir kalp bulunur.Kalp,kanı atar damarlardankılcal damarlara pompalar. Kan kalbe dönerken kılcal damarlardan toplar damarlara geçer.Kalp atar ve toplardamarlar taşınmanın sadece mekanik yönü ile ilgilidir.Kıcaldamarlar ise,tasıma sisteminin asıl işi olan kan ve hücreler arasındaki alış verişi sağlar. Kanhücrelere doğrudan doğruya ilişkili değildir. Kanla hücreler arasındaki besin,oksijen ve artık ürün alışverişi, kılcal damar aracılığı ile olur.Kılcaldamarların bulunduğu kısımda hücrelerin arasında doku sıvısı vardır. Önce besin ve oksijen kılcaldamarlardan doku sıvısına dağılır.Sonra doku sıvısından difüzyonla hücrelere geçer. Aynı şekilde metabolizma sonucu hücrelerde meydana gelen artık ürünler, önce doku sıvısına ve oradan kapiler damarlara geçer. Açık ve kapalı dolaşım sistemlerinin her ikisinde de besin, oksijen ve artık ürünlerin, hücrelere vey hücrelerden taşınması kan aracılığı ile yapılır. Fakat açık tasıma sisteminde, kan yavaş hareket ettiğinden bu sistem dah çok besin ve oksijene fazla gerek göstermeyen canlılarda görülür. Kapalı dolaşım sisteminde ise, kan hızlı hareket ettiğinden bu maddelerin taşınması da daha çabuk olur. Kapalı dolaşım sistemi besin ve oksijene fazla gereksinmesi olanbüyük hayvanlarda görülür. Kanın kapalı sistemde dolaşması, kuvvetli kaslardan yapılmış olan kalp tarafında sağlanır. Morfolojik olarak iki türlü kalp vardır.
TÜP ŞEKLİNDEKİ KALP böceklerde görülen bu kalp,sırt tarafta bulunduğu bir tüp şeklindedir. Kanı arkadan öne doğru pompalar.
ODACIKLI KALP Mullusk'lerde ve omurgalılarda görülen bu tip kalp kanı önden arkaya doğru pompalar. Bunlardan bnaşka bazı omurgalılarda,kalpten uzaktaki çevre damarlarında, kanın dolaşımını sağlayan yardımcı kalpler vardır.Örneğin Cephalochrdat'lardaki solungac kalpleri. Bir memeli kalbini inceleycek olursak: İnsanda kalp, göğüs boşluğunda iki akciğerin arasında, biraz önde ve hafifçe sol tarafa kaymıştır. Kalbin etrafı bağ dokusundan yapılmış bir zarla çevrilidir. Buna perikad denir.Bu zarın iç tarafı ve kalp yüzeyinin dış tarafı, epitel hücrelerden yapılmış bir tabaka ile kaplıdır. Bu iki tabaka arasında bulunan sıvı,kalp atışları esnasında meydana gelecek sürtünmeyi önler. Özel bir damar sistemi,kalbi dıştan birtaç gibi sarar. Korner damar denen bu damarlar, kalp kaslarını besler. Sol ventrikulustan çıkan aort, aorta kapakçığının hemen altında sağ ve sola dallanarak koroner arterleri oluşturur. Korner arterler kalp kasları içinde dallanarak her tarafını sarar ve alter kılcallarını oluşturur. Kılcallardan itibaren oluşan vena kılcalları da birleşerek koroner venayı meydana getirir. Budamar sistemi koroner artere paralel olarak kalp yüzeyini sardıktan sonra sağ artiunma açılır. Bazen de damar sisteminin bir yerinde meydana gelen tıkanıklık, kalp sektesi denen koroner yetersizliğine neden olur. İnsan kalbi dört odacıklıdır. Üst iki Kalpte dört kapakcık vardır. Bunlardan ikisi, kulakcıklar arasında bulunur. Sağ kulakçığı, sağ karıncığa birleştiren kapakçıküçparçadır. Buna da BÜKÜSBİT denir. Ayrıca her karıncıktan çıkan büyük atardamarın ağzında da bir kapakçık vardır. Bu kapakcıklar yarımay şeklinde olduğundan, bunlara dadiğinde sonra kalbin kısa bir süre de olsa atmaya devam ettiği görülür.Hatta vücuttan ayrılan küçük bir kalp kası kendi kendine atmakta devam eder. Budiğinde sonra kalbin kısabir süre de olsa atmaya devam ettiği görülür.Hatta vücuttan ayrılan küçük bir kalp kası kendi kendine atmakta devam eder. Bu SEMİLUNA kapakçıklar denir. Kalp kapakçıklarının, kanın akışını düzenlemedeki rolleri büyüktür. Bu kapakçıklar yardımı ile, kan sadece toplardamarlardan kulakçıklara, kulakçıklardan karıncıklara ve karıncıklardan da atardamarlara doğru akar. Kalpten çıkan damarlardan biri, kanı akciğerlere taşıyan akciğer atar damarı, diğeri ise kanı, vücudun diğer bütün kısımlarına taşıyan ana atardamarlar veya AORTADIR. Kanı kalbe taşıyan damarlardan bir çifti vücudun alt ve üst kısmnıdan kirli kanı sağ atriuma getiren üst ve alt ana toplardamarlardır. Bunlar akciğerlerden temizlenen kanı sol atriuma KALBİN ÇALIŞMASI Kalp kasının veya miyokard hücrelerinin yapısal özelliği nedeniyle, kalbin bir noktasına yapılan uyarım, aynı anda kalbin hertarafına iletilir.Bundan başka kalpr. Bu da kan dolaşım sisteminin ATAR DAMAR ve HEP HİÇ kuralına göre çalışır, örneğin eğer bir sinir implusu kalbin atışını başlatabilecek şidette ise kalp buna maksimum bir kasılma ile cevap verir, yani uyarının şidetti önemli değildir. Herhangi bir hayvanın başı kesildiğinde sonra kalbin kısa bir süre de olsa atmaya devam ettiği görülür.Hatta vücuttan ayrılan küçük bir kalp kası kendi kendine atmakta devam eder. Bu durum kalp atışının kalpten doğduğu fikrini vermiştir. Kalbin sinirleri kesildikten sonra da çalışmaya devam etmesi, kalp atışlarının sinir sistemine bağlı olmadığını gösterir. Kalbin otonom olarak, embiryo safasından itibare çalışmaya başlaması ve durmadan bütün yaşam boyunca devam etmesi, yapısında bulunan DÜĞÜMSEL doku ile sağlanır. Düğümsel doku sinir sistemi ile bağlantılı olmadığı halde, kalp atışını başlatır ve düzenler. Bu doku kas ve sinir dokusunun bazı özelliklerine sahip olan PURKİNJE LİFLERİ denen özelleşmiş bir kalp kasından yapılmıştır. Genel olarak vücut sıvısı dokulara bir yolla ulaşır. Bu da kan dolaşım sisteminin ATAR DAMAR ve KILCALLARIDIR. Fakat vücut sıvısının kalbe dönüşü iki yolla olur. Birincisi, kan kılcalları ve venaları, ikincisi lenf kılcalları ve venalarıdır. Lenfin vücuttaki başlıca görevleri :lenfositleri meydana getirmek,vücuda giren yabancı madde ve bakterileri fagosite etmek,kıcal damarlardan sızan fazla doku sıvısını ve lenfositleri kana geri taşımak ve yağ metabolizması sonucu meydana gelen yağ asitleri ve gliserini emmektir. Damağın alt kısmında bulunan BADEMCİKLER bir çok lenf düğümünün bir araya toplanmasından oluşmuştur. Çevresi bir kapsülle kapalıolan bademciklerde lenf getiren damarlar yoktur. Sadece lenf götüren damarlar vardır. Bunlar lenf düğümlerinde oluşan lenfositleri taşır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

AYASOFYA MÜZESİ

13/1/2008 · Kategori: odev-tezler---odev bul al odevcim odevlerim odevim gir odevim al donem odevi yap odev sitesi bul al odev

Dünyanın 8.harikalarından birisi sayılan Ayasofya, Sanat Tarihi ve mimarlık dünyasının 1 numaralı yapısı hüviyetindedir. Bu yaşta ve bu ebatta zamanımıza gelebilmiş ender eserlerdendir. Orijinal adı Hagia Sofia olan, Türklerin Ayasofya dedikleri yapı yanlış bir şekilde, Saint Sofia olarak bilinir. Bazilika, Sofia isimli bir azizeye değil, Kutsal Hikmet’e ithaf edilmişti. Önceki bir pagan mabedinin yerinde yapılmış 3 ayrı bazilika aynı isimle anlatılmıştı. İmparator Büyük Konstantin devrinde kilise yapılmadığı halde, bazı kaynaklar, ilk Ayasofya Bazilikasının onun tarafından yaptırıldığını iddia ede gelmiştir. Küçük ölçülerdeki ahşap çatılı ilk yapı 4. yy. ikinci yarısında Büyük Konstantin’in oğlu Konstantinus zamanında yapılmıştı. 404 yılında, bir isyan sırasında yanan ilk yapının yerine, daha büyük ölçülerde inşa edilen 2. kilise 415 yılında törenle açılmıştı. 532 yılında Hipodromda yapılan bir araba yarışı sonucu çıkan kanlı isyan on binlerce şehirlinin ölümüne ve pek çok binanın yakılmasına sebep olmuştu. “Nika” isyanı diye bilinen ve İmparator Justinyen aleyhine gelişen bu isyanda Ayasofya Kilisesi de yakılmıştı.
İsyanı zorlukla bastıran İmparator Justinyen “Adem’den beri hiçbir devirde görülmemiş ve görülmeyecek” bir ibadethane yapmak için harekete geçti. Önceki bazilikanın kalıntılarının üzerine 532 yılında yapılmaya başlanan, Hıristiyanlık âleminin bu en büyük kilisesi beş yılda tamamlanarak, 537’de merasimlerle açıldı. İmparator hiçbir masraftan kaçınmayarak devlet hazinesini mimarların önüne saçtı. (Tralles’li Anthemius ile matematikçi, Miletoslu İsidorus) Kubbe inşaatı Roma mimarisi tarafından geliştirilmiştir, Bazilika planı da eski devirlerden beri tatbik edilmekte idi. Yuvarlak yapıların üzerleri çok büyük ölçüde kubbe ile örtülebilmişti. Ancak Justinyen Ayasofya’sındaki gibi dikdörtgen bir mekan ortasında, dev ölçüde bir merkezi kubbe yapımı, mimarlık tarihinde ilk kez deneniyordu. Rahiplerin koruyucu duaları okumaları devam ederken, İmparatorluğun hemen her yerinde mevcut olan erken devir kalıntılarından getirtilen çok sayıda ve değişik mermer parçaları, sütunlar yapıda kullanıldı. Sonraları da bu devşirme malzeme ve bilhassa sütunlar için, neye yarayacağı anlaşılmaz, bir sürü orijin hikayesi uyduruldu. Justinyen devrinde Ayasofya bir zevk ve gösteriş ürünü olarak ortaya çıkmıştı. Sonraki devirlerde ise bir efsane ve sembol olarak kabul edilmiştir. Bin yıl süre ile aşılamayan ölçüleri yanında finans zorlukları ve teknik yetersizliklerden ötürü efsanevi görülmüş, böyle bir yapının ancak kutsal kuvvetlerin yardımı ile yapılabileceği zannedile gelmişti. Ayasofya bir 6yy. Bizans devri eseri olmakla beraber, ön misali olmayan, sonraki devirlerde de taklit edilmeyen Roma mimari geleneğine bağlı bir “Deneme” dir. Dış ve iç görünüşteki tezat ve iri kubbe Roma’nın mirasıdır. Dış görünüş zarif değildir, proporsiyonlara dikkat edilmemiş, bir kabuk gibi yapılmıştır. Bunun tersine iç görünüm saray gibi görkemlidir, göz alıcıdır; yapı, dev bir “İmparatorluk” eseridir. Açılış merasiminde heyecanına hakim olamayan İmparator atların çektiği arabası ile içeriye dalmış, Tanrıya şükür ederek, Süleyman Peygambere üstün çıktığını haykırmıştı. Bazilika etrafını çevreleyen yüksek binaları ile büyük bir dini merkez olarak gelişmişti. Bizans İmparatorları ile Doğu Hıristiyan kilisesinin yüzyıllar sürecek çekişmeleri için sahne artık hazırdı. Eşsiz ve üstünlüğüne rağmen yapının hayati önemde hataları vardı. En önemli mesele kubbenin iriliği ve yan duvarlara yaptığı basınç idi. Böylesine bir kubbenin ağırlığının temellere aktarılması için lazım olan mimari unsurlar o devirde henüz tam gelişmemişti. Yanlardan dışa doğru eğilen duvarlar orijinal, basık kubbenin 558 yılında yıkılmasına şahit oldular. Yapılan ikinci kubbe daha yüksek ve daha küçük çaplı tutulmuştu. Bu kubbenin de yarıya yakın kısmı 10 ve 14 yy'’arda 2 defa daha çökmüştür.
Ayasofya her devirde hazineler dolusu sarflar yapılarak ayakta tutulabilmiştir. Türk’lerin şehri 1453 yılında fethetmeleri, harap durumdaki Ayasofya’nın derhal camiye çevrilerek kurtarılmasına sebep olmuştur. Türk mimarı Koca Sinan’ın 16.yy.da eklediği payanda duvarları, 19. yy. ortasında Mimar Fossati kardeşlerin ve 1930’dan itibaren yapılan diğer restorasyonlar ve kubbenin demir kuşak ile çevrilmesi önemli tamirlerdi. 2000 li yılların restorasyonları, mevcut madeni portatif iskele ile daha seri yapılabilecektir. Ayasofya 916 yıl baş kilise ve 477 yıl cami olarak, aynı tanrıya inanan 2 değişik dinin hizmetinde olduktan sonra Atatürk’ün emri ile müze yapılmıştır. 1930-1935 yılları arasında ortaya çıkartılıp temizlenen bir kısım mozaikler Bizans'ın önemli sanat eserleri arasında yer alırlar.Bizans ve Osmanlı döneminin izlerini taşıyan muhteşem mimarisi ile ülkemizin en çok ziyaret edilen ilk üç müzesinden biridir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!